İnsana en çok zarar dışarıdan gelmez.
Dışarıda milyonlarca insan var; bazılarını hayatında hiç görmemişsindir bile. Tırcıdır, yolcudur, kalabalığın içinden geçip gider. Onlardan gelen söz, bakış ya da haksızlık can yakar ama izi kalmaz. Çünkü yabancıdır. Hani bir söz vardır ya “taş uzak yerden gelmez” diye… Ne kadar anlamlıdır aslında. Taş en çok yakından gelir; yanı başından, güvendiğinden, omzuna yaslandığından.
Bazı insanlar “sırtımda bıçaklanacak yer kalmadı” der. Ama bilmezler ki sırtımızdaki bıçak izleri dışarıdan değil, sevdiklerimizden kalmadır. İnsan dışarıdan aldığı üzüntüyü önemsemez. Ama bir kardeşten, anneden, babadan, evlattan… Ya da can dost dediğinden gelince işte orada durur zaman. İnsanı zoruna giden yapılan şey değildir çoğu zaman; kimin yaptığıdır. Yakınlığıdır. Uğradığın zarar değil, istese vereceğin şeylerdir belki de… Söylese, istese, yetebilirdi. Ama söylemedi. İşte insanın içini yakan tam da budur.
Aynı masada yemek yiyip sırtını dönemediğin insanların, sen yokken ardından konuşmasıdır insanı ezen. Yüzüne bakıp sevgi sözcükleri söyleyip, arkandan başka cümleler kurmalarıdır. Aslında bilmezler senin bildiğini. Ama sen bilirsin. Ve tam da o noktada kırılırsın, incinirsin. Belki onca iyilik yapıp sonunda karşılığında vefasızlık ve hainlik görünce acıtan yer burası olur. Çünkü iyilik hesapsızdır ama vefasızlık hep planlıdır.
Oysa bu dünyada samimi, içten, dürüst, sevgi dolu ve iyi olmak neredeyse suç sayılır oldu. Gün gelir insan her şeyden kaçar. Aslında iyilikten değil; sırtına yiyeceği yeni bıçaktan, kalbini bir kez daha yormaktan korkar. Bazen bir eli tutmaya kalkmak, elini ateşe sokmaya benzer. Bir yemek pişirirsin; elin yanmasın diye maşa kullanırsın. Yanmak istemediğin için… Hayatta da tam olarak böyledir anlatmak istediğim. Kalbini korumak için mesafe koyarsın, susarsın, geri çekilirsin.
İnsanlar neden bu kadar vefasız, neden bu kadar açgözlü, kibirli ve sadece iyi günün dostu oldular anlamış değilim. Neden kime iyilik ettiysek ondan kaçar hâle geldi bu dünya? Hayat değişmedi aslında; insanlar değişti. Sabrı, vefayı, insanlığı unuttular. Kalplerinin içine boş pamuk doldurdular zaman gibi. Değerleri yitirdik. Herkes “ben” demeye başladı. “Ben böyleyim, ben şöyleyim…”
Peki karşımızdakine kaç kere sorduk “nasılsın” diye?
Bir kere aramadan, gerçekten merak ederek… En zor zamanda kaç kişi “ben buradayım” deyip taşın altına sadece elini değil, gövdesini koydu?
Sonra başına gelince herkes sorar: “Nerede bu millet?”
Oysa kimse kendine sormaz. Sen kaç kere bir dostunun yanında durdun? Acısını dindirdin mi? Musalla taşında kaç kere elini tuttun? Yoğun bakım kapısında, yanında kimse yokken kaç kere oturup bekledin? Dert tütününden birlikte içtin mi? Ama sana gelince herkes kötü sanırsın. Aslında insan kendi vesikasını taşır üzerinde.
Değmeyecek insanlara zaman harcarken, “nasılsa çantamda” dediğin insanı fark etmeden kaybedersin. Belki senin için kanını bile feda edecek birini, alkışçıların peşinden giderken geride bırakırsın. Oysa bilmezsin; alkışlayanlar ilk gidenler olur. Yaralı parmağı bile öpmez öyleleri. Sonunda iyilik kabuğuna çekilir, herkes herkese kızar. “Nerede bu millet?” diye isyan eder. Bugünler geçsin, ben de böyle olacağım der. Kimseye acımayacağım… Hatta düşene ben de vuracağım diye kendinden büyük laflar eder.
Ama işin en acı tarafı şudur:
Başı çeken sensindir. Kendin gibi herkesin vicdanını yavaş yavaş zehirlersin. Çünkü yanlış yerde durmuş, yanlış insanlara emek vermişsindir. Sorun iyilikte değil; iyiliği kime yaptığındadır. Yanlış insanlara harcadığımız zaman ve yediğimiz kazıklardır bizi yoran. Yoksa hak eden insanların yanında olabilseydik, bu dünya başka bir yer olurdu.
Hayatın şah damarı buradan geçer işte.
İnsan, kime sırtını dönebildiğini değil; kime dönemediğini iyi seçmelidir. Çünkü insanı ayakta tutan kalabalıklar değil, arkasında duranı bilen birkaç temiz yürektir. Ve belki de en büyük cesaret, bunca yaşanmışlıktan sonra hâlâ kalbini tamamen kapatmamak; doğru yerde, doğru insan için yeniden iyilik edebilmektir.
Ve belki de bu yüzden, son günlerde insanları tanıdıkça hayvanları daha çok sever oldum.
“Kedi nankördür” derler; oysa sahibi hasta olduğunda anlar onu. Sessizce yanına sokulur, mır mır sesiyle şifa verir. Söze dökmez ama hisseder, terk etmez. Köpek ise sadakatin adıdır; sahibine bağlılığı sorgulanmaz. Yolda bırakmaz, vazgeçmez. Kabrin başından ayrılmayan köpeklerin hikâyesi masal değil, insanlığa tutulmuş aynadır. Öyle bir dostluktur ki bu; gören şaşar, insan utanır.
Çünkü hayvanlar rol yapmaz.
Sevgileri hesapsızdır, vefaları sessiz ama derindir. Menfaat bilmezler ama sadakati öğretirler. Belki de insanları tanıdıkça kalbimiz hayvanlara sığınıyor. Çünkü orada ihanet yoktur, arkadan konuşmak yoktur, çıkar hesabı yoktur. Orada yalnızca saf bir bağlılık vardır.
Ve insan bazen insanlığı,
bir insanın sözlerinde değil;
bir kedinin mırıltısında,
bir köpeğin sessiz bekleyişinde
yeniden hatırlar.
𝙔𝘼𝙕𝘼𝙍 𝓗𝓲𝓵𝓪𝓵 𝓒𝓪𝓷𝓪𝓷 𝓢𝓸𝔂𝓵𝓾 𝓐𝓴𝓽𝓪ş
𝑲𝑨𝑳𝑬𝑴𝑰𝑵𝑫𝑬𝑵
01.01.2026

Yorumlar
Kalan Karakter: