Toplumlar, yalnızca ürettikleri değerlerle değil; alkışladıkları davranışlarla da kendilerini ele verir. Çünkü bir toplumun neyi ödüllendirdiği, aslında neyi normalleştirdiğinin de göstergesidir. Yanlışın alkışlandığı, yalanın sıradanlaştığı ve doğrunun yalnız bırakıldığı bir yerde sorun yalnızca bireylerde değil, toplumsal vicdanın kendisindedir.
İnsan, doğası gereği ait olmak ister. Kabul görmek, sevilmek ve dışlanmamak en temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu yüzden çoğu zaman hakikatin peşinden gitmek yerine kalabalığın yönüne bakarız. Alkışın verdiği güven, vicdanın yüklediği sorumluluktan daha cazip gelebilir. Fakat insanın gerçek karakteri, kalabalıkla aynı yöne yürüdüğünde değil; gerektiğinde o kalabalığın karşısında durabildiğinde ortaya çıkar.
Psikolojide bu durum, uyum davranışı olarak açıklanır. Psikolog Solomon Asch’in yaptığı ünlü deneylerde insanlar, açıkça yanlış olduğunu gördükleri bir cevabı bile yalnız kalmamak adına doğru kabul edebilmiştir. Deney bize şunu gösterir: İnsan bazen gerçeği göremediği için değil, gerçeği dile getirmenin bedelinden çekindiği için susar.
İşte tehlike de tam burada başlar. Çünkü yanlışlar, çoğu zaman onları üretenlerden çok, sessiz kalanlar sayesinde güç kazanır.
Bugün sosyal medya, bu psikolojiyi daha görünür hâle getiriyor. Beğeni sayıları, paylaşımlar ve gündemler çoğu zaman düşüncenin niteliğini değil, görünürlüğünü artırıyor. Bir fikrin binlerce kişi tarafından paylaşılması, onun doğru olduğunu kanıtlamaz. Hakikat, algoritmaların değil; aklın, vicdanın ve sorgulamanın süzgecinden geçerek değer kazanır.
Felsefe ise bize daha köklü bir soru sorar:
Doğru nedir? Çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanlar kabul etmese bile varlığını sürdüren hakikat mi?
Eğer doğruyu kalabalık belirleseydi, insanlık tarihinin en büyük düşünürleri yaşadıkları dönemde dışlanmazdı. Bugün hayranlıkla andığımız pek çok isim, kendi çağında yalnız bırakıldı; alaya alındı, yargılandı, hatta cezalandırıldı. Ancak zaman, alkışın değil hakikatin yanında durdu.
Platon’un mağara alegorisi bu gerçeği yüzyıllar öncesinden anlatır. Mağaradaki insanlar, duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. İçlerinden biri dışarı çıkıp güneşi gördüğünde ve gerçeği anlatmak için geri döndüğünde ona inanmazlar. Çünkü insan, alıştığı yanılsamayı terk etmekte zorlanır. Bazen gerçek, karanlıktan daha rahatsız edicidir.
Nietzsche ise “sürü ahlakı” kavramıyla, bireyin düşünmeden çoğunluğun değerlerini benimsemesini eleştirir. Ona göre insan, kendi değerlerini sorgulamadığı sürece özgür değildir. Erich Fromm da benzer şekilde, birçok insanın özgürlüğün getirdiği sorumluluktan kaçmak için kalabalığa sığındığını söyler. Çünkü kalabalığın içinde olmak, düşünmenin yükünü başkasına bırakmaktır.
Kitle psikolojisini inceleyen Gustave Le Bon ise kalabalıkların bireylerden farklı davrandığını söyler. Kalabalığın içinde insan, tek başınayken göstermeyeceği davranışları sergileyebilir. Sorumluluk duygusu azalır, muhakeme zayıflar ve duygular aklın önüne geçer. Bu nedenle kalabalıklar her zaman güçlü olabilir; ama her zaman haklı olmayabilir.
Belki de insanın en büyük sınavı, doğruyu bulmak değildir. Doğruyu bulduktan sonra onu koruyabilmektir.
Çünkü vicdan, alkış beklemez.
Ahlak, seyirciye göre şekil değiştirmez.
Hakikat ise çoğunluğun kararına göre yön değiştirmez.
Bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten düşündüğüm için mi bu fikri savunuyorum; yoksa yalnız kalmaktan korktuğum için mi kalabalığın sesine karışıyorum?
İnsan, kendi vicdanını susturduğu gün başkalarının sesini tekrar etmeye başlar. Oysa düşünmek, yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; gerektiğinde herkesin alkışladığı bir yanlışa “hayır” diyebilmektir.
Çünkü bir gün alkışlar dinecek…
Kalabalık dağılacak…
Gündem değişecek…
Ama insan, aynaya baktığında yine kendisiyle baş başa kalacak.
Ve o aynada görünen yüz, başkalarının alkışladığı kişi değil; vicdanının onayladığı insan olmalıdır.
Kalabalıkların peşinden yürümek kolaydır; asıl mesele, vicdanının gösterdiği yolda tek başına yürüyebilmektir.
Çünkü hakikat alkışla büyümez, yalan sessizlikle masumlaşmaz. İnsan ise ancak aklını, vicdanını ve ahlakını başkasına emanet etmediği gün gerçek anlamda özgür olur.
Uzman Eğitimci
PsikoSosyolog
Hipnoterapist
Erdal Ataklı
Yorumlar
Kalan Karakter: