Bir zamanlar çocukları aileler, mahalleler ve okullar büyütürdü. Bugün ise ekranlar, algoritmalar ve beğeni kültürü onların kimliğini şekillendiriyor.
Eskiden çocuklar zamanla büyürdü; şimdi ise algoritmalar onları aceleyle yetişkinliğe hazırlıyor. Oysa çocukluk, hızlandırılacak değil, doya doya yaşanacak bir mevsimdir.
Peki çocuklarımız gerçekten büyüyor mu, yoksa çocukluklarını sessizce mi kaybediyor?
İzmir’in kavurucu sıcağında yürürken karne almaya giden çocukları gördüm bugün.
Kimisi heyecanla karnesini sallıyor, kimisi arkadaşlarıyla kahkahalar atıyordu. Fakat bazılarına baktığımda içimde tarifsiz bir hüzün belirdi.
Aklımdan şu cümle geçti:
“Çocuklar artık büyümüyor; büyümeye zorlanıyor.”
Henüz çocukluğunu doyasıya yaşaması gereken yaşlarda, yetişkin gibi görünmeye çalışan bir nesil yetişiyor. Burada mesele yalnızca kıyafet ya da makyaj değildir. Bunlar, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Asıl mesele; çocukluğun masumiyetinin, dijital çağın görünmez elleri tarafından yavaş yavaş elinden alınmasıdır.
Eskiden çocuklar büyüklerine özenirdi. Bugün ise algoritmalara…
Her kaydırılan ekran, her beğeni, her kısa video; çocuklara fark ettirmeden nasıl görünmeleri, nasıl konuşmaları, nasıl yaşamaları gerektiğini fısıldıyor. Beğeni sayıları, zamanla öz değerin ölçüsü hâline geliyor. Takipçi sayısı, arkadaşlıktan daha önemliymiş gibi algılanıyor.
Psikoloji bize, çocukluk ve ergenlik döneminin kimlik gelişiminin en hassas evresi olduğunu söyler.
İnsan, bu dönemde “Ben kimim?” sorusunun cevabını arar. Ancak bugün birçok çocuk, bu cevabı kendi iç dünyasında değil; ekranın diğer tarafındaki yabancı insanların yorumlarında ve beğenilerinde arıyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında ise karşımızda daha büyük bir dönüşüm var. Tüketim kültürü, dijital medya ve popüler kültür; çocukluğu adeta hızla geçilmesi gereken bir dönem gibi sunuyor. Çocuklar artık yalnızca oyuncakların değil, kozmetik ürünlerinin, moda akımlarının ve sosyal medya trendlerinin de hedef kitlesi hâline getiriliyor.
Oysa çocukluk; yarışılacak bir dönem değil, yaşanacak bir dönemdir.
Bir çocuğun çamura basarak kirlenmesi, saatlerce sokakta oyun oynaması, hayal kurması ve hata yapması; en az matematik öğrenmesi kadar değerlidir. Çünkü karakter, yalnızca bilgiyle değil; yaşanmış çocukluklarla da inşa edilir.
Felsefe bize insanın olgunlaşmasının zamana ihtiyaç duyduğunu öğretir. Hiçbir meyve dalında vakti gelmeden olgunlaşmaz. Erken koparılan meyve nasıl eksik kalırsa, çocukluğu yaşanmadan büyütülen birey de ruhsal olarak bazı boşluklar taşıyabilir.
Bugün yetişkin gibi görünmeye çalışan birçok çocuk, yarın çocukluğunu yaşayamadığı için yetişkinliğinde o eksikliği tamamlamaya çalışacaktır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Çocuklarımızı geleceğe mi hazırlıyoruz, yoksa algoritmaların şekillendirdiği dijital bir vitrine mi teslim ediyoruz?
Karne günü yalnızca notların konuşulduğu bir gün olmamalı.
Aynı zamanda çocuklarımızın hâlâ çocuk kalabildiği günlerin kıymetini de hatırlamalıyız.
Çünkü başarı, yaşından önce büyümek değildir.
Asıl başarı; her yaşın hakkını vererek yaşayabilmektir.
Ve unutmayalım…
Çocukluğu aceleye getirilen bir toplumun, yetişkinliği de eksik kalır.
Uzman Eğitimci
PsikoSosyolog
Hipnoterapist
Erdal Ataklı
Yorumlar
Kalan Karakter: