Yokluğunda bile içimi ısıtan bir baba için yazılmış sessiz bir ağıt.
Babalar sevgisini göstermezdi eskiden.
Çünkü onlara sevmenin sesi öğretilmedi.
Sevgi, erkekliğin içinde sessiz bir yere kondu.
Sarılmak ayıp, öpmek eksiklik, ağlamak yasaktı.
Sevgi; gündüz konuşulmaz, gece yaşanırdı.
Babam da öyleydi.
Sevdiğini söylemezdi.
Ama ben bilirdim.
Çünkü bazı sevgiler dile değil, harekete emanettir.
Ben uyuduktan sonra gelirdi.
Kapıyı aralarken nefesini tutardı; uyanmayayım diye.
Üzerimi örterdi.
Kolum bedenimin altında kalmışsa yavaşça çıkarırdı; ağrımasın diye.
Kendi kendine söylenirdi, sitemle karışık bir şefkatle:
“Nasıl yatıyon be çocuğum… Kolun ağrıyacak.”
Gözlerim kapalıydı.
Uyuyor gibi yapardım.
Ama kalbim açıktı.
O ses, bana ninniydi.
Zamanla anladım:
Babam sevgisini gece yaşardı.
Kimse görmeden.
Kimse bilmeden.
Sevgi, onun dünyasında gizli bir ibadetti.
Bir kaza geçirdiğimde,
o sessiz adam
bir gecede defalarca geldi.
Saymadım; belki on kere.
Her gelişinde beni kontrol etti.
Sanki gözleriyle hayata tutuyordu beni.
Ölümünden iki ay önce…
İnat etti.
“Üstünü değiştireyim,” dedi.
İlk kez bu kadar kararlıydı.
Kabul ettim.
Kazağını değiştirirken, şakayla karışık:
“Öpeyim mi seni?” dedim.
Kırk bir yaşındaydım.
Başımı eğdim.
Saçlarını kokladım.
Ve ilk kez babamın kokusunu aldım.
Öyle derin çektim ki…
Bir ömür yetsin diye.
Unutmayayım diye.
Kökü silinmesin diye.
Şimdi ne zaman mezarına gitsem,
yağmur yağsa,
toprak onun kokusunu verir bana.
Islak toprakta hâlâ babam vardır.
Hayattayken hep sorardım:
“En sevdiğin çocuğun kim?”
Cevap vermezdi.
Öldükten sonra öğrendim.
Cüzdanını, saatini, alyansını bir kutuya koymuştum.
Bir gün cüzdanını açtım.
İçinde özenle katlanmış bir zarf vardı.
Açtım.
Annemin, babanemin dedemin …
Ve benim birkaç vesikalık fotoğrafım.
Öylece kaldım.
Zaman durdu.
Nefesim tutuldu.
İçimden bir şey sessizce çöktü.
Meğer cevap oradaymış.
Hiç konuşmadan vermiş.
Babamla aynı bedendeydik sanki.
Eşofmanımı beğenirdi.
Üniteks tişörtümü isterdi.
Kadife bir pantolon almıştım; çok beğendi.
“Benim olsun,” dedi.
Verdim.
“Yenisini alayım,” dedim.
“Sen kendine başka al,” dedi.
Hep böyleydi.
Kendine değil, bizlere evlatlarına bakardı.
Ve şimdi…
Ne zaman arife bayramına bağlayan gece olsa,
babamın saatini takar, öyle uyurum.
Zaman dursun diye değil;
aksın ama onunla aksın diye.
Sabah olur.
O artık yanımda olmasa da,
sanki içimde bir parça tamamlanır.
Bayram sabahı olur o gün.
Belki içimdeki boşluğu,
belki eksik kalan yerleri
o saat kapatır.
Bendeki baba sevgisi çok başkadır.
Derindir.
Yoğundur.
Sessiz ama ağırdır.
Çünkü kız evlatlar
babaya biraz aşık doğar.
Ve o sevgi,
ne zamana yenilir
ne yokluğa.
Sonra…
6 Şubat.
Kutuda duran o kalın alyansı aldım.
Elli bir yıl babamın parmağında durmuştu.
Gittim, bozdurdum.
Kemeraltı’nda bir toptancıya girdim.
Çocuklar için eldiven, şapka, pere aldım.
Üşümesinler diye.
Gözlerim doldu.
Bir damla yaş aktı.
Toptancı sordu:
“Bir üzüntünüz mü var?”
Titreyen bir sesle:
“Yok,” dedim.
“Bu aldıklarım çocukların ellerini ısıtsın.
Bu da babamın elli bir yıl taşıdığı alyans.”
Sustu.
Sonra bana bir kutu uzattı:
“Bunlar da benden,” dedi.
“Benim babam da çocuklar üşümesin isterdi.”
Birlikte derin bir iç çektik.
Mekânları cennet olsun dedik.
Şimdi biliyorum…
Babam hâlâ seviyor.
Ama yine sessizce.
Bir çocuğun elinde eldiven,
bir başta şapka,
bir ayakta sıcaklık olarak.
Babalar ölmez.
Sadece şekil değiştirir.
Ve bazı metinler
yazı değildir.
Onlar,
bir kalpten diğerine
emanettir.
𝙔𝘼𝙕𝘼𝙍 𝓗𝓲𝓵𝓪𝓵 𝓒𝓪𝓷𝓪𝓷 𝓢𝓸𝔂𝓵𝓾 𝓐𝓴𝓽𝓪ş
𝑲𝑨𝑳𝑬𝑴𝑰𝑵𝑫𝑬𝑵
07.01.2026


Yorumlar
Kalan Karakter: