Bazı günler vardır; sabah evden çıkarken yalnızca bir kontrol, sıradan bir hastane ziyareti sanırsın. Ama gün, sana hayatın en ağır derslerinden birini yaşatır. Bugün benim için tam olarak öyle bir gündü.
Annemin kontrolü vardı. Hastane… Sabahın erken saatleri… Koridorlarda yorgun yüzler, endişeli bakışlar. Ablam annemi kan aldırmak için aşağıya indirdi. Ben, annemin durumu hakkında doktorla konuşmak için bir süre yukarıda kaldım. Her şey olağan akışındaydı. Ta ki asansöre binene kadar.
Asansör doluydu. Ara katta durdu. Bir bayan binmek üzereydi.
Kibarca uyardım:
“Lütfen binmeyin, çok kalabalık.”
Ama sanki sözüm ona değilmiş gibi davrandı. Arkasındaki üç kişiyi çağırdı:
“Gelin gelin, kapasitesi var.”
Evet…
Belki teknik olarak kapasitesi vardı.
Ama asansörler, insanların üst üste istiflenmesi için yapılmaz.
Burası bir alışveriş merkezi değil, bir şehir hastanesiydi.
İçindekiler yük değil, insandı. Üstelik hasta insanlar…
On beş kişiyi aşmıştık. Yirmiye yakındık.
“İdare edeceğiz,” dedi kendi kendine konuşur gibi.
Ben edemedim dedim.
Çünkü bu, idare edilecek bir durum değildi.
Bu; saygı, sabır ve vicdan meselesiydi.
“Bu şekilde sıkışmak doğru değil,” dedim.
“Hem hastalık bulaşı, hem solunum… İnsanlar hasta.”
Yüzüme pişkin bir bakış attı.
Ve tam o anda…
TAK!
Bir ses…
Bir sarsıntı…
Asansör durdu.
Ne aşağı iniyor…
Ne yukarı çıkıyor…
Işık gitti geldi.
Kapılar açılmadı.
O birkaç saniye, dakikalara; dakikalar, ömre bedel bir korkuya dönüştü.
Bende solunum atağı başladı.
Göğsüm sıkıştı.
Nefes alamadım.
Kalbim göğsümü parçalayacak sandım.
Ter boşandı. Başım döndü.
Sonrasını net hatırlamıyorum.
Sadece şunu hatırlıyorum:
Asansör önünde yere yatırıldığımı…
Sedye geldiğini…
Başımda dört-beş doktorun olduğunu…
Bir hemşirenin “nefes al, buradayım” dediğini…
Allah’tan asansörde bir hemşire vardı. İlk müdahaleyi yaptı.
Fizik hastanesinde sarı alana alındım.
EKG çekildi.
Tansiyonum çok yüksekti.
“Bu şekilde gönderemeyiz,” dediler.
“EKG sıkıntılı.”
Ambulans çağrıldı.
Kırmızı alana sevk edildim.
Kalp ve tansiyon şüphesiyle saatlerce misafir edildim:
Kan tahlilleri, monitör takibi, serumlar, ilaçlar…
Az daha…
Bir asansör hırsı, kalp spazmına, hatta krize dönüşecekti.
Ve bütün bunlar neden oldu biliyor musunuz?
Beş dakika bekleyemediği için.
Beş dakika sonra inseydi kimse ölmezdi.
Ama o an, benim can güvenliğim tehlikeye atıldı.
Kimsenin;
— “Ben bineceğim” hırsı uğruna
— Başkasının sağlığını riske atmaya
— Hastanede bile saygıyı bir kenara bırakmaya
— Doktoru, hemşireyi, hastayı bunaltmaya
hakkı yok.
Bakıyorum;
Asansörden inenlere yol verilmiyor.
Kapı önlerinde yığılmalar var.
Tekerlekli sandalye giremiyor.
Engelli hasta geçemiyor.
Doktor odalarında mahremiyet kalmamış.
Sen derdini anlatırken biri içeri dalıyor, soru soruyor.
Sıra yok. Beklemek yok.
Sonra ne oluyor?
Doktor bunaldığında “doktorlar sinirli” deniyor.
Hayır.
Ben bugün tek bir kaba doktor görmedim.
Hepsi saygılı, anlayışlıydı.
Ama insan sabrını zorladığınızda, doktor da insandır.
Aynı anda üç hastaya bakamaz.
Kimse bunu bekleyemez.
Bu yazı bir şikâyet değil sadece.
Bu yazı bir ayna.
Hastaneler sadece beton binalar değildir.
Asansörler sadece metal kutular değildir.
İçindekiler de “kalabalık” değil, hayattır.
Orası insanların en kırılgan olduğu yerdir.
Bir adım geri durmak,
Bir dakika beklemek,
Birine yol vermek…
Bazen bir kalbi kurtarır.
Ben bugün bunu canımla öğrendim.
09.01.2026
𝙔𝘼𝙕𝘼𝙍 𝓗𝓲𝓵𝓪𝓵 𝓒𝓪𝓷𝓪𝓷 𝓢𝓸𝔂𝓵𝓾 𝓐𝓴𝓽𝓪ş 𝑲𝑨𝑳𝑬𝑴𝑰𝑵𝑫𝑬𝑵

Yorumlar
Kalan Karakter: