İnsan, dünyaya yalnız gelir. İlk nefesini tek başına alır, son nefesini de tek başına verir. İki nefes arasındaki uzun yolculukta ise en büyük yanılgısı, yalnızlığını başkalarının varlığıyla giderebileceğine inanmaktır.
Oysa insanın en uzun yolculuğu, bir başkasına değil; kendi içine yaptığı yolculuktur.
Hayatın belirli dönemlerinde hepimiz birilerine tutunma ihtiyacı hissederiz. Bir dostun sözü, bir sevgilinin sevgisi, bir ailenin sıcaklığı elbette kıymetlidir. İnsan, sevgiyle büyür; ilgiyle güçlenir.
Ancak bütün varlığını başkalarının sevgisine bağladığında, kendi ayakları üzerinde durmayı da unutmaya başlar. İşte o zaman kalabalıklar bir sığınak olmaktan çıkar, görünmeyen bir yalnızlığın perdesine dönüşür.
Ne kadar ilginçtir... Bir salona girersiniz, onlarca insan vardır. Sohbetler edilir, kahkahalar yükselir, herkes birbirine dokunur gibi görünür. Ama o kalabalığın içinde öyle insanlar vardır ki, kimsenin duymadığı bir sessizliğin içinde yaşarlar. Çünkü insanı yalnızlaştıran şey, çevresindeki insanların azlığı değil; kendi içindeki eksiklik duygusudur.
Kendine yetebilmek, kimseye ihtiyaç duymamak değildir. İnsan elbette sevecek, sevilecek, paylaşacak. Fakat bütün bunları yaparken kendi benliğini kaybetmeyecek. Bir başkası gittiğinde hayatı durmayacak, bir kapı kapandığında bütün umutları sönmeyecek. Çünkü bilir ki gerçek güç, dışarıdan değil içeriden doğar.
Bugün birçok insanın mutsuzluğunun temelinde de bu gerçek yatıyor. Sürekli onay bekliyoruz. Bir mesajın gelmesini, bir telefonun çalmasını, birinin bizi fark etmesini istiyoruz. Başkalarının gözündeki değerimiz arttıkça kendimizi değerli sanıyoruz. Oysa insanın değeri, alkışlarla ölçülmez. Alkış bittiğinde ayakta kalabiliyorsan, işte o zaman gerçekten kendine yetiyorsundur.
Belki de bu yüzden yalnız kalmaktan korkuyoruz. Çünkü sessizlikte başkalarını değil, kendimizi duymaya başlıyoruz. Yıllardır ertelediğimiz sorularla yüzleşiyoruz. Eksiklerimiz, korkularımız, pişmanlıklarımız bir bir karşımıza çıkıyor. Oysa kaçtığımız o sessizlik, aslında en büyük öğretmenimizdir.
İnsan, kendini en iyi kalabalıkta değil; yalnız kaldığında tanır.
Kendine yetmeyi öğrenen insanın hayatında ilişkiler de değişir. Artık kimseye tutunmak için değil, yürümek için el uzatır. Sevgiyi bir ihtiyaç değil, bir paylaşım olarak yaşar. Gidişler onu üzer ama yıkmaz. Çünkü bilir ki kendisini ayakta tutan, başkalarının omuzları değil; kendi karakteridir.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu budur. Bir başkasına yaslanmadan yürüyebilmek, ama yürürken başkalarının elini de sımsıkı tutabilmek... Sevebilmek ama sevgisiz kalınca kendini kaybetmemek... Kalabalıkların içinde var olabilmek ama yalnız kaldığında da eksik hissetmemek...
Çünkü insan, kendine yetmeyi başardığı gün yalnızlığı düşman olmaktan çıkar. O gün anlar ki, huzur dışarıda aranacak bir yer değil; insanın kendi içinde inşa ettiği sessiz ve sağlam bir evdir. Ve o evi kurabilenler için kalabalık da güzeldir, yalnızlık da...
Belgin Koçer
Yorumlar
Kalan Karakter: