Sahte olan hiçbir şeyi sevemedim.
Zaten onlar da benim dürüstlüğümü sevemediler.
Bu dünya, yalancıların, çıkarcıların ve sahte yüzlerin dünyası.
Yalakalık yapmazsan sevilmiyorsun, doğruyu söylersen yalnız kalıyorsun.
İyilik yapmak artık neredeyse suç sayılıyor;
kötüler kol geziyor, yalan yanlış konuşanlar alkışlanıyor,
gerçek olanın sesi duyulmuyor, vicdan gölgede kalıyor.
Para iman olmuş, para itibar olmuş.
Karakterin, kişiliğin, onurun hiçbir kıymet taşımıyor;
servetin her şeyi kapatıyor, zenginlik ayıpları örterken,
gariban insanın gözleri üzerine diken gibi düşüyor.
Gariban ne yapsa göze batıyor,
çalana “nereden çaldın?” denmiyor,
ama fakir bir şey yapsa, hemen suçlu ilan ediliyor.
Milyonları çalan hırsız “namuslu” sayılıyor,
baklava çalan fakir hırsız ilan ediliyor.
Adaletin sevildiği dünya mı bu?
Paran varsa haklısın, paran yoksa haksız olmasan bile mahkûmsun.
Kimin eli kimin cebinde belli değil;
kimin sözü kimin için geçerli bilinmiyor.
Evli insanların sadakati yok olmuş;
bazılarında birden fazla sevgili sır gibi taşınıyor.
Aldatana sırt sıvazlanıyor,
aldatılana göz yumuluyor.
İşte böyle bir dünyada dolaşıyoruz…
Yerle bir olamadık, çünkü yükümüz gökyüzünde;
hep yükseklerde geziyoruz, yeter ki “havamız” olsun.
Yedik, içtik, tükettik…
Peki bir aç doyurduk mu?
Görmezden geldik.
“Allah versin” dedik, ama paylaşmayı düşünmedik.
Bencilleştik, egomuz tavan yaptı,
kişiliğimiz marka oldu, onurumuz etiketlere sığdı.
İnsan ruhuyla insandır.
Ama içinde hiçbir şey olmayan, boş insanlar da var.
Neden geldik bu dünyaya?
Amacımız ne?
Giderken ne iz bırakıyoruz?
Sadece fotoğraf mı çektik, yoksa sefalet mi bıraktık geriye?
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın dedik.
Gerisi nasıl yaşarsa yaşasın…
Ahlaktan yoksun olsun,
şerefini kaybetsin,
ülkeyi satsın…
Yeter ki bize dokunmasın.
Ve işte burada duruyor dünya:
Vicdanı olan az, çıkarcı olan çok,
hakikati gören sessiz,
yalanı alkışlayan kalabalık.
Adalet parayla ölçülüyor,
erdem markaya sığınıyor,
ruhları boş insanlar dünyayı geziyor.
Ama hâlâ buradayım;
sahteye sevgi göstermedim,
doğruyu savundum,
vicdanımı kaybetmedim.
Bu dünya öyle bir hale geldi ki;
çürük düzen, çürük insanlar, çürük sistem…
Sözlerimiz, düşüncelerimiz, hissiyatımız önemsizmiş gibi görünüyor.
Ama bilsinler ki sessiz çığlıklarımız var.
Görmedikleri, anlamadıkları her iyilik, her doğruluk birikir,
ve bir gün taşar; taşındığında kimse kaçamaz.
Bencillik ve ego dünyayı kaplamış;
kendi menfaatini her şeyin üstüne koyanlar çoğunlukta.
Ama insanlık ruhla, vicdanla var olur.
Ve unutmasınlar, ruhu olanlar hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.
Düşünün:
Eğitim sistemi yalnızca diploma üretmek için çalışıyor, karakter yetiştirmiyor.
Medya sadece tüketime hizmet ediyor, gerçeği göstermiyor.
Politika, güç ve çıkar için dönüyor, halkı değil kendi ceplerini düşünüyor.
Ekonomi, zenginleri daha zengin, fakirleri daha fakir yapıyor;
adalet ise parayla ölçülüyor.
Ama unutmayın:
Vicdanın sesi sessizdir, ama gürültüden bağımsızdır.
Onuru olan insan, boş dünyanın içinde bile ışık olabilir.
Ve bu ışık, çürük düzeni aydınlatacak, yalanları susturacak,
adaletsizlikleri ortaya çıkaracak.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın belki,
ama bir gün dünya kendini aynada görecek.
O gün herkes yazana “helal olsun” diyecek.
Çünkü bu sözler, vicdanın, onurun, insanlığın sessiz çığlığıdır.
Ve şunu bilin:
Ne kadar karanlık olursa olsun dünya,
doğruluk, dürüstlük ve iyilik bir gün göğe çıkar.
O gün geldiğinde, sahte olanlar kaybolacak,
yalancıların sesi susturulacak,
ve ruhu olanlar yükselecek.
İşte bu dünya, bu hayat, bu sınav…
Bize düşen, doğruluktan ayrılmamak,
vicdanı ve onuru satmamak.
Çünkü ruhumuz varsa, hâlâ umut vardır.
Ve umut, en güçlü silahımızdır.
𝙔𝘼𝙕𝘼𝙍 𝓗𝓲𝓵𝓪𝓵 𝓒𝓪𝓷𝓪𝓷 𝓢𝓸𝔂𝓵𝓾 𝓐𝓴𝓽𝓪ş 𝑲𝑨𝑳𝑬𝑴𝑰𝑵𝑫𝑬𝑵 — 27.01.2026
Yorumlar
Kalan Karakter: