Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül dost ister, kahve bahane. Böyle de bir söylem vardır. Mis gibi kahve kokusunu düşünün, en soğuk havada bile içimizi sıcacık ısıtan! Ne sohbetler olur, ne sohbetler… Her kafadan bir ses çıkar. Enflasyon orada düşürülür. CHP nin ne olacak hali orada konuşulur. Geçmiş ve gelecek orada hatırlanır. Orada gülünür orada ağlanır. Kaldı mı böylesi diye soracaksınız şimdi. Kaldı, kaldı… Hem de Konya Mavi Tren restoran vagonunda.. Oraya restoran denemez çünkü ne alkol var ne de mezeler…Kahvehane denir..,
Oturursunuz bir masaya iki kişi. Kahvelerinizi söylersiniz. Bakarsınız bir anda 10-12 kişi olmuşsunuz. Ve ben yine şekerli kahve ısmarlayan tek kişi…
İzmir Konyalılar Dernekleri Birliği Konfederasyonu ve Konyalılar Kültür Dayanışma Vakfı Başkanı Mehmet Aydoğan’ın uzun yıllardır hayalini kurduğu “İzmir-Konya Gönül Köprüsü Projesi” çerçevesinde sivil toplum kuruluşları yöneticilerinin ve gazetecilerin Konya Treni’nde en çok vakit geçirdiği yerlerden biri son vagonda yer alan işte bu restoran ya da kahvehane..
Konya’ya gitmişsiniz Mevlana’dan söz etmeden olur mu? Olmaz tabii ki..
Mevlâna Müzesi, Konya’nın Karatay ilçesinde, Mevlâna Dergâhı’nda hizmet veriyor.. Dergâh, Cumhuriyetin ilanı sonrasında, 1926 yılında, “Konya Asâr-ı Atîka Müzesi” adı altında ziyarete açılmış; 1954 yılında ise yeni bir düzenleme ile Mevlâna Müzesi adını almış. Müzenin yeri, Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesi. Bahçe, Sultan Alâeddin Keykubat tarafından Mevlâna’nın babası Sultânü’l-Ulemâ Bâhaeddin Veled’e hediye edilmiş. Sultânü’l-Ulemâ, 1231 yılında vefat edince bugünkü yerine defnedilmiş; sevenleri mezarın üzerine bir türbe yaptırmak istemişlerse de Mevlâna “gök kubbeden daha iyi türbe mi olur” diyerek bu isteği reddetmiş. Ancak 1273 yılında Mevlâna vefat edince oğlu Sultan Veled, türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiş.. Mevlâna’nın mezarı üzerindeki “Kubbe-i Hadra” /Yeşil Kubbe denilen türbe, dört fil ayağı üzerine, 1274 yılında Mimar Tebrizli Bedrettin’e yaptırılmış.
Müzenin avlusuna “Dervişân Kapısı”ndan giriliyor. Avlunun kuzey ve batı yönü boyunca derviş hücreleri var. Avlunun güney yönü, matbah ve Hürrem Paşa Türbesi’nden sonra, Üçler Mezarlığı’na açılan Hâmûşân Kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa türbeleri, yanında semahane ve mescit bölümleri ile Mevlâna ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır. Avluda Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı şadırvan ile “Şeb-i Arûs” havuzu bulunur. Avlunun kuzey yönünde ise “selsebil” adı verilen bir çeşme var. Müze alanı 18 bin metrekare civarında….
Müzede, Mevlâna ve Mevlevîliğe ait eserler ile el yazması kitaplar, levhalar, kandiller ve musiki aletleri sergilenmekte. Müzede bulunan İhtisas Kütüphanesi, 1854 yılında Postnişin Mehmed Saîd Hemdem Çelebi tarafından kurulmuş. Kütüphanede Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı dönemlerine ait 2 bin 756 cilt içinde 4 binin üzerinde el yazması eser mevcut.
Mevlana’nın Sandukası, 1274 yılında Konyalı Genakoğlu Hümâmeddin Mehmed ile Tebrizli Selimoğlu Mimar Abdülvâhid tarafından fırınlanmış ceviz ağacından yapılmış. Ön kısımda bulunan iki sarıklı mezar Mevlâna ve oğlu Veled, arkada bulunan tek sarıklı sanduka ise Mevlâna’nın babası Bahâeddin Veled’e ait. Sandukanın yüzeyi geometrik ve bitkisel motifler ile Mesnevi ve Divan-ı Kebir’den alınmış beyitlerden oluşan yazı kuşaklarıyla bezenmiş durumda.
Sandukanın ayak ucunda yer alan kitabede: “Bu kabri ziyaret eden mutlaka kutlu ve uğurlu olur. Bu kabir Belhli Hüseyin oğlu Muhammed’in oğlu Mevlâna Muhammed’in istirâhat yeridir. O, doğular ve batılardaki âlimlerin sultânıdır” yazısı yer alıyor.
Bu arada Mevlana’nın hayatından da söz edelim…
Asıl adı Muhammed Celâleddin olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî, 30 Eylül 1207 yılında, bugün Afganistan sınırları içerisinde bulunan Belh şehrinde doğar. Babası, Sultânü’l-Ulemâ (Âlimler Sultanı) unvanına sahip olan Muhammed Bahâeddin Veled, annesi Mümine Hatun’dur.
Muhammed Bahâeddin Veled Mevlana’nın doğumundan bir müddet sonra ailesiyle Belh’ten göç eder. Mevlâna ve ailesi Şam’dan sonra Halep üzerinden Anadolu topraklarına girip Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri ve Niğde yoluyla 1222 yılında Lârende’ye (Karaman) gelip yerleşirler. Bahâeddin Veled, Karaman’da kendisi için yaptırılan medresede yedi yıl kalarak irşat faaliyetlerinde bulunur.
Mevlâna Celâleddin 1225 yılında Karaman’da Gevher Hatun ile evlenir. Mevlâna’nın yaptığı bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi isimli iki oğlu dünyaya gelir. Gevher Hatun’un vefatı üzerine ikinci evliliğini Kerra Hatun’la yapar ve Emir Âlim Çelebi isimli bir oğlu ile Melike Hatun isimli bir kızı olur.
Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın ısrarlı daveti üzerine Bahâeddin Veled ve ailesi, Karaman’dan Selçuklu Devleti’nin başkenti olan Konya’ya göç eder.
Mevlâna ve ailesi ilk zamanlar Altunaba (İplikçi) Medresesi’ne yerleşir. Babasının vefatı üzerine onun yerine geçen Mevlâna, İplikçi Camii diye bilinen yerdeki medresede uzun yıllar dersler verir. 17 Aralık 1273 günü, 66 yaşında iken Konya’da vefat eder.
Mevlâna’nın hayatında değişmelere sebep olan ve belki de hayatında dönüm noktası olarak nitelendirilen olay, Şems-i Tebrîzî ile buluşması. 1244 veya 1245 yıllarında gerçekleşen bu karşılaşmalar Mevlâna’nın hayatını değiştirir ve vaktinin büyük bir kısmını Şems ile geçirir.
Mevlana’nın eserlerinin arasında Dîvân-ı Kebîr (Büyük Divan) gazel ve rubailerden meydana gelmekte. Eserde bulunan şiirlerin çoğu Mevlâna’nın Şems ile buluşmasından sonraki döneme ait.
Mesnevi Mevlâna’nın altı cilt ve yaklaşık 25 bin 700 beyitten meydana gelen Farsça eseri. Mevlâna’nın tasavvuf anlayışını içeren eser, İslam kültürünün önemli kaynakları arasında gösteriliyor.
Her yıl fırsat buldukça izlediğimiz düğün gecesi anlamına gelen Şeb-i Arûs, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin ilahi sevgiliye kavuşmasına işaret eden öldüğü gece.. Bu gecenin yıl dönümünde, 17 Aralık tarihine denk gelen haftalarda Konya’da “Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri” yapılıyor.
Bilmeyenler için semazenlerden de söz edeyim. Sema edenlere Semazen deniyor. Semazenlerin çark atarlarken sağ elleri yukarı sol elleri ise aşağıya dönük. Ellerin bu duruşu “Hak’tan alır Halk’a veririz. Hiçbirşeyi kendimize mal etmeyiz”demek..
Baş dönmesi birçok insan için hayli rahatsız edici bir durum. Bu durumun kaynağı iç kulaktaki vestibüler sistem. Bu sistemin bir parçası olan yarı dairesel kanalların içindeki sıvı başın yönelimine göre hareket ederken, sıvının hareketini algılayan tüy hücreleri mekanik hareketi elektrik sinyaline dönüştürerek beyne iletir. Kendi etrafımızda çok hızlı bir şekilde döndüğümüzde durduktan sonra bile sıvı hareket etmeye devam ettiği için hâlâ dönüyormuş gibi hissederiz.
Semazenler sema sırasında uzun süre hiç durmadan kendi etraflarında döner. Aynı şekilde buz dansı yapan sporcular ve balerinler de gösterileri sırasında birçok kez kendi etraflarında döner ve baş dönmesi hissinin sebep olduğu problemler olmaksızın gösterilerine devam ederler. Semazenlerin, sporcuların ve balerinlerin baş dönmesi hissini azaltmak için dönüş sırasında belli bir noktaya odaklandıkları bilinir. Ancak araştırmalar bu yeteneğin fizyolojik bir temeli olduğunu da gösteriyor. Cerebral Cortex dergisinde yayımlanan bir çalışmada beyinde vestibüler sistemden gelen verilerin değerlendirildiği bölgenin bu tip kişilerde daha küçük olduğu belirlendi. Araştırmacılar bu kişilerde beynin baş dönmesi hissine direnç kazanacak şekilde uyum sağladığını düşünüyor.
Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Fuat Yöndemli, semazenlerin, sema gösterisi sırasında başlarını sağa doğru eğdikleri ve aynı yönde döndükleri için başlarının dönmediğini söyledi.
Yöndemli, şunları kaydetti:
”İç kulakta üç tane yarım daire kanalı vardır. Üç kanalın birbirlerine uzaklığı eşit mesafededir. Semazenler de sema yaparken başlarını sağa doğru 20- 25 derece eğer. Sağa eğik olduğundan üç kanal eşit olarak uyarılır ve baş dönmesi yaşanmaz. Semazenler, başlarına sağa eğdikten sonra, sol ayak üzerinde dönerek sema yapar. Sema sırasında gözleri yarı açık olarak, ufuk çizgisi yerine geçen sol el baş parmağına bakar. Semazenin dönüş ekseni kafa, kalp ve sol bacağından geçer. Sol ayak, kalp ve baş ekseni etrafında tek eksende dönüldüğü taktirde baş dönmesi minimum seviyeye inmiş olur. Ayrıca semazenler, sema sırasında zikir yaparak başlarında meydana gelen uyuşukluğu engeller. Hiçbir zaman gözlerini kapatmaz ve hafif açık tutarak etraftakilerini görür. Semazenler bu yönde eğitim de görmekteler. Egzersizler sırasında ortaya çıkan bulantı ve kusmayı ’safra atmak’ olarak nitelendirirler.. Bir haftalık eğitimden sonra ’safra atmak’ kaybolur. Semazenler ayine çıkmasalar bile her gün en az 5 dakika sema yapar. Düzenli yaptıkları bu çalışmalara bağlı olarak semazenlerde baş dönmesi yaşanmaz. “ Semazenlerin giydikleri tennurenin de dönmeye yardımcı olduğuna dikkat çeken Yöndemli, ”Tennure giyince dönme sırasında etekler pervane gibi açılır. Semazenin dönüşünü kolaylaştırır. Aerodinamik açıdan dönüş kolaylığı sağlar. Özelikle yaz günlerinde semazenlerin yakınında bulunursanız vantilatör gibi havayı serinletir”
Mevlana Müzesi’ne İzmir Konyalılar Dernekleri Birliği Konfederasyonu ve Konyalılar Kültür Dayanışma Vakfı Başkanı Mehmet Aydoğan da büyük katkılarda bulunmuş. Müze yakınındaki eski çarşıda ne ararsanız var. Öncelikle Mevlana Şekeri başta olmak üzere çeşit çeşit şekerleme ,hediyelik eşyalar aldık.
Dilerseniz sahaflardan aldığım “Mesnevi”den rastgele bir sayfayı açıp okuyalım..
“Avcının yakaladığı küçük kuş birden konuşmaya başladı:
– Ben minicik bir kuşum dedi, etim, dişinin kovuğunu bile doldurmaz.
Eğer serbest bırakırsan işine yarayacak üç öğüt veririm. Dinle,
birinci öğüdüm şu: “Olmayacak bir söz duyarsan, asla inanma!”
Avcı şaşırmıştı. ikinci öğüdü isteyince küçük kuş:
– Beni bırak, ikinci öğüdümü şu damın üstünde vereceğim dedi.
Avcı kuşu bıraktı. Bir lahzada dama konan kuş:
– Dinle dedi, “geçip gitmiş şeyler için asla üzülme”. Olan olmuş,
biten bitmiştir çünkü. Bak, benim karnımda on dirhem ağırlığında bir
inci vardı. Çok kıymetli bir inciydi bu. Ne yazık ki elinden
kaçırdın…
Avcı daha çok şaşırmış, kuşu serbest bıraktığına pişman olmuştu. Ah
vah etmeye, saçını başını yolmaya başladı.
Kuş:
– Ne oldu? diye sordu. Niçin dövünüp duruyorsun? Ben sana olmayacak
söze asla inanma dememiş miydim? Sen karnımda inci olduğunu duyunca bu
öğüdü hemen unuttun. Kendisi üç dirhem gelmeyen kuşun karnında on
dirhemlik inci olur mu hiç? Üstelik ikinci öğüdümü de unutmuşa
benziyorsun. Hani elden kaçırdığın şeyler için asla üzülmeyecektin!
Avcı utanmış başını yere eğmişti.
– Üçüncü öğüdünü ver bari diye inledi.
Küçük kuş damdan kalkıp yüksekçe bir ağacın dalına kondu ve oradan
gökyüzünün boşluğuna doğru süzülürken şöyle bağırdı:
– Behey sersem avcı, sen verdiğim ilk iki öğüdü tuttun mu ki üçüncüsünü
istiyorsun?”
Erkan Sevinç
Yorumlar
Kalan Karakter: