Ne zaman dinecek bu içimdeki özlem, bilmiyorum…
Bazen durup dururken gözlerim doluyor. Kimse fark etmiyor.
Çünkü insan en büyük acıları sessiz yaşarmış. Dışarıdan gülümseyen yüzümün ardında, yıllardır konuşamadığım cümleler, sustuğum çığlıklar var. İçime attığım her acı, zamanı gelince yeniden uyanıyor. İnsan unutamıyor. Sadece acısıyla yaşamayı öğreniyor.
Neden gidenler geri gelmiyor?
Hiç mi özlemediniz bizi? Hiç mi dönüp bakmak istemediniz ardınızda bıraktığınız yüreklere?
Aklım biliyor; ölümün dönüşü yok. Ama kalbim hâlâ kapının açılmasını bekliyor. Hâlâ bir ses, bir gülüş, bir "Ben geldim." cümlesi duymayı umut ediyor.
Ne garip…
Güzel günleri hatırlarken önce gülüyorum, sonra ağlıyorum. Çünkü insanı en çok mutlu anıları yaralıyor. Bir fotoğraf, eski bir şarkı, tanıdık bir koku… Bir anda yıllar öncesine götürüyor. Sonra anlıyorsun ki zaman geçmiş, insanlar gitmiş ama özlem olduğu yerde kalmış.
Ben bu dünyayı çok sevdim.
Yaşamayı da çok sevdim.
Sabahın kokusunu, yağmurun sesini, sevdiklerimle aynı sofraya oturmayı, bir çocuğun gülüşünü, annemin sesini, babamın varlığını sevdim.
Ama ölümü hiç sevemedim.
Çocukken ölüm diye bir şey bilmiyorduk. Bize göre anneler hiç yaşlanmaz, babalar hiç gitmezdi. Sevdiklerimiz hep bizimle kalacak sanırdık. Oyun oynarken hayatın sonsuz olduğuna inanırdık.
Sonra büyüdük…
Ve hayat bize ilk dersini verdi.
Bir gün birini kaybettik.
Sonra bir başkasını…
Derken anladık ki ölüm, yalnızca toprağa giren için değil; geride kalan için de bitmeyen bir yolculukmuş.
Hayat bana bunu iki farklı kapıda öğretti.
Bir gün doğum hastanesindeydim. Aynı gün yirmi dokuz bebek dünyaya gelmişti. Kızlar, oğlanlar… İsimleri henüz yoktu ama umutları vardı. Küçücük nefesleriyle hayata "Merhaba." diyorlardı
.
Aynı gün mezarlıklar müdürlüğüne gittim.
Yaz sıcağıydı.
Yıkama bölümünde yan yana dizilmiş on üç tabut vardı.
Kiminin başına bir eşarp örtülmüş, kiminin başına bir havlu konmuştu.
Her tabutun başında parçalanmış bir aile…
Bir evlat…
Bir anne…
Bir baba…
Bir eş…
Bir kardeş…
Bir anda yükselen feryatlar göğe doğru yükseldi. O çığlıkların dili yoktu ama hepsi aynı şeyi söylüyordu:
"Gitme…"
İçlerinden biri yirmi yaşındaydı.
Daha hayatının baharında…
O gün acıyı anlamaya çalıştım.
Ama anlayamadım.
Çünkü acı anlatılmazmış.
Yaşanırmış.
Babamı kaybettiğim gün bunu öğrendim.
O gün yüreğime ateş düştü.
İçimde bir kapı kapandı ve bir daha hiç açılmadı.
O gün gözyaşının ne olduğunu öğrendim.
Saçlarıma düşen ilk beyazın sebebini öğrendim.
Yüreğin gerçekten ağrıdığını öğrendim.
Ve anladım ki bazı yaraların kanı görünmez.
Sonra arkadaşlarım…
Birlikte güldüğüm, aynı yollarda yürüdüğüm, aynı hayalleri kurduğum insanlar…
Hayatın daha baharında çekip gittiler.
Ne aceleniz vardı?
Biraz daha kalsaydınız olmaz mıydı?
Şimdi isimleriniz geçtiğinde içimde eski bir sızı yeniden uyanıyor
.
Bazı yaralar kabuk bağlamıyor.
Çünkü özlem, her gün yeniden kanıyor.
İnsan yaş aldıkça aslında yaşlanmıyor.
İnsan, kaybettikleri kadar eksiliyor.
Ve bir gün aynaya baktığında yüzündeki çizgilerden çok, kalbindeki boşlukları görüyor.
Şimdi anlıyorum…
Hayat, doğum ile ölüm arasında geçen kısa bir misafirlikten ibaret.
Kimimiz önce geliyor, kimimiz sonra gidiyor.
Ama geriye ne evler kalıyor ne mallar ne makamlar…
Geriye yalnızca insanların kalbine bırakabildiğimiz sevgi kalıyor.
Bir gün hepimiz gideceğiz.
Bir fotoğraf olacağız.
Bir dua olacağız.
Bir mezar taşı olacağız.
Ve bizi gerçekten sevenler, yıllar geçse de adımızı duyunca gözlerini yere indirecek.
Çünkü sevgi ölmez.
İnsan ölür…
Özlem ölmez.
Bazı insanlar toprağın altında değil, sevdiklerinin kalbinde yaşamaya devam eder.
Ve insan, en çok da gece herkes uyuduktan sonra anlar bunu…
Çünkü geceler, özlemin en yüksek sesle konuştuğu zamandır.
🖤🖤
✒️ 𝙔𝘼𝙕𝘼𝙍 𝓗𝓲𝓵𝓪𝓵 𝓒𝓪𝓷𝓪𝓷 𝓢𝓸𝔂𝓵𝓾 𝓐𝓴𝓽𝓪ş
✍️ 𝑲𝑨𝑳𝑬𝑴𝑰𝑵𝑫𝑬𝑵
13 .07.2026
Yorumlar
Kalan Karakter: